Gösterim: 201 defa | Yorum yok » | Kategori: Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi
İSLAM İNANCINA GÖRE İNSANLAR ARASI İLİŞKİLERİ TANZİM ETMEDE EN ÇOK ÜZERİNDE DURULAN ‘ adalet’ KAVRAMIDIR… İslam inancına göre, insanlar arası iliÅŸkileri tanzim etmede en çok üzerinde durulan kavram, hiç şüphesiz “adâlet” kavramıdır. Hakkı teslim etmek ve hakka hukuka riayet etmek demek olan adâlet, insanların haklarına saygı göstermek, herkese layık olduÄŸu ve hak ettiÄŸinin karşılığını vermek gibi erdemleri içeren ahlakî, hukukî, felsefî, dinî ve aynı zamanda evrensel bir deÄŸerdir. Bu nedenle adâlet, İslam medeniyetinde Toplumsal hayatın esası ve mülkün temeli sayılmıştır. Kur’an ve hadislerde, Allah‘ın adâletle hükmettiÄŸi, adâleti emrettiÄŸi ve adâletle davranmak gerektiÄŸine dair çok sayıda ilahî mesaj yer almaktadır.1 Bu mesajlar, Toplumsal yaÅŸantıda sosyal barışı saÄŸlamak için adâlet ilkesinin mutlaka hakim kılınması gerektiÄŸine vurgu yapmaktadır. Hiç şüphesiz haksızlıkların, zulmün ve yoksul kılınmışlığın mevcut olduÄŸu bir ortamda adâlet ilkesinden bahsetmek imkansızdır. Dolayısıyla Toplumsal hayatta bu denli gerekli olan adâletin tesisi de, bir yönüyle sosyal dayanışma ve yardımlaÅŸmanın gerçekleÅŸtirilmesiyle mümkündür. Toplumda lüks bir hayat süren zengin ve sermaye sahibi insanların, kazancının belli bir kısmını, gerek mallarının vergilerini düzenli bir biçimde ödeyerek ve gerekse dinî inançlarının bir gereÄŸi olarak zekat ve sadakalarını vermek suretiyle çevresindeki yoksul kimselerle paylaÅŸması, sosyal adaletin tesisine katkı saÄŸlayan erdemli bir davranıştır. Hiç şüphesiz bu tavır, yardımlaÅŸmanın ve dayanışmanın sadece bir türünü ifade etmektedir. Böyle bir davranış bile, Toplumsal yaÅŸantıda zengin ile fakir arasındaki dengenin saÄŸlanması, fakirin zengine karşı duyduÄŸu haset ve kıskançlık duygularının aklanmasına yönelik adalet ilkesine riayeti gösteren dindarca bir tavırdır. İslam kültürünün temel esaslarından biri ve aynı zamanda evrensel insanî bir deÄŸer olan adâlet ilkesinin Toplumsal yaÅŸantıya hakim kılınmasının en önemli ayaklarından sayılan “sosyal dayanışma ve yardımlaÅŸma” prensibi de, Kur’an’ın ve hadis-i ÅŸeriflerin uyulmasını öngördüğü temel bir prensiptir.2 Şüphesiz yeryüzündeki imkanlardan faydalanma konusunda, insanların farklı konumlarda oldukları bilinmektedir. Bunun insana özgü tabiî bir durum olduÄŸunu söylemek de mümkündür. Zira yüce Yaratıcı, her ne kadar insanları temel nitelikler açısından eÅŸit olarak yaratmış olsa da insanoÄŸlu, sonraki yaÅŸantısında kendindeki bu mevcut yetenekleri daha az ya da daha çok kullanması itibariyle sosyal hayattaki statüsünün farklılaÅŸmasını mümkün kılabilmektedir. Sözgelimi kiÅŸisel özelliklerini ve çevresel faktörleri daha çok ve daha verimli kullanmak suretiyle sosyal hayatta daha farklı bir mevkie ulaÅŸmak mümkündür. Nitekim Toplumda ekonomik açıdan daha zengin ve daha fakir insanların mevcudiyeti bundan ileri gelmektedir. Bu durum, insanlar arasında tabiî olarak sosyal yaÅŸantı itibariyle bir farklılaÅŸmayı da beraberinde getirmektedir. Bu sosyal gerçeklik, İslam kültürünün de öteden beri öngördüğü bir Toplumsal hayat ideali olmuÅŸtur. Nitekim Hz. Peygamber Müslümanların birbirleriyle manen kardeÅŸ olduklarını ve aralarındaki içtimaî dayanışmanın boyutlarının çok kapsamlı olması gerektiÄŸini ÅŸu hadisinde özlü bir biçimde ifade etmiÅŸtir: “Sen müminleri, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede, birbirlerine ÅŸefkat göstermede tıpkı yek bir vücut gibi görürsün; (yani) onun bir uzvu rahatsızlansa, diÄŸer uzuvlar uykusuzluk ve hararetle onun rahatsızlığına ortak olurlar.”3 Dolayısıyla bir müminin yaÅŸadığı dert, sıkıntı, keder ve üzüntü, diÄŸer müminlerce paylaşılmak durumundadır. Bu, müminler arasındaki kardeÅŸlik hukukunun bir gereÄŸidir. Böyle bir dayanışmanın esasen sadece müminler arasında deÄŸil, aynı zamanda farklı inançlara mensup erdemli insanlar arasında da gerçekleÅŸtirilebileceÄŸi, Hz. Peygamber‘in Peygamberlik öncesi dönemde katıldığı “hılfu’l-fudûl (erdemliler paktı)” uygulamasından açıkça anlaşılmaktadır. Bu anlaÅŸmaya göre, Mekke’de yerli ve yabancı, hür ve köle, her kim anlaÅŸmaya katılmışsa, onlar, hiçbir ÅŸekilde zulmetmeyecekler, zulme uÄŸrayanlara da hakları alınıncaya kadar her türlü yardım ve desteÄŸi saÄŸlayacaklardır.4 Peygamber (a.s.), Peygamberlikten sonra da bu ittifaktan övgüyle söz etmiÅŸ ve tekrar çaÄŸrılması durumunda böylesi bir oluÅŸuma yine katılabileceÄŸini söylemiÅŸtir.5 1. “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90) “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile ÅŸahitlik eden kimseler olun. Bir Topluma olan kininiz sizi adaletsizliÄŸe itmesin. Adil olun. Bu, Allah‘a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah‘a karşı gelmekten sakının.” (Mâide, 5/8) “Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında adâletle hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah‘ın yolundan saptırır.”(Sâd, 38/26) “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için ÅŸahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Åžahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın.” (Nisâ, 4/135) “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiÄŸiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. DoÄŸrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah ha hakkıyla iÅŸitendir, görendir.” (Nisâ, 4/58) Ayrıca bk. 42/15; 5/42 2/282; 6/115; 7/29, 159, 181; 42/15; 57/25; 60/8.
Dünya nimetlerinden daha az ya da daha çok istifade eden insanlar arasındaki uçurumun daha da büyümemesi, güçlü ile zayıf, zengin ile fakir arasındaki dengenin belli düzeyde tutulabilmesi ve böylelikle sosyal adaletin tesis edilebilmesi için “paylaÅŸma erdemi”ne ÅŸiddetle ihtiyaç vardır. Gücünü, imkanlarını ve sermayesini ÅŸu ya da bu ÅŸekilde baÅŸkalarıyla paylaÅŸmayı erdem sayan fertlerin yoÄŸun olarak yaÅŸadığı Toplumlar, hem sosyal adaletin ve hem de Toplumsal barışın gerçekleÅŸtirilmesinde büyük bir kazanım elde etmiÅŸ olacaklardır. Böylesi Toplumlarda daha az tabakalaÅŸma olacak, daha az çatışma yaÅŸanacak ve daha huzurlu bir Toplumsal yaÅŸantı hüküm sürecektir.
Aynı ÅŸekilde Hz. Peygamber‘e ilk vahiy geldiÄŸinde, korkuya kapılması üzerine, PeygamberliÄŸini ilk olarak tasdik eden eÅŸi Hz. Hatice’nin onu teselli için söylediÄŸi ÅŸu sözler de, onun muhtaçlarla yardımlaÅŸma erdemine ne denli önem verdiÄŸine iÅŸaret eden güzel bir örnektir: “Bundan korkmana gerek yok. Allah‘a yemin olsun ki, O seni asla utandırmaz; çünkü sen yakınlarına yardım eder, hayatını ÅŸerefinle kazanır, baÅŸkalarını doÄŸru yola sevk eder, yetimleri barındırır… felakete uÄŸrayanların yardımına koÅŸar, fakirlere iyilik eder ve herkese nezaketle davranırsın.”6 Peygamberin (a.s.) bu nitelikleri, onun Peygamberlikten önceki yaÅŸantısında bile Toplumsal hayatta iyiliklerin, güzelliklerin ve adaletin hakim kılınıp, zulme mani olunması için çalıştığı ve Toplumun bütünleÅŸmesi için yardımlaÅŸma ilkesine büyük özen gösterdiÄŸine iÅŸaret etmektedir. Risâletten önce Toplumsal sorunların çözümüne bu denli önem veren Hz. Peygamber (a.s.), Peygamber olduktan sonra da bu yöndeki tavsiye ve yönlendirmelerine devam etmiÅŸ ve onun bu yöndeki ilk dikkat çekici uygulaması, Medine’deki “kardeÅŸlik akdi (muâhât)” uygulaması olmuÅŸtur. Buna göre, Medine’nin yerlileri olan Ensar ile dışarıdan Medine’ye gelen Muhâcir aileleri, birlikte yaÅŸayan iki kardeÅŸ aile gibi beraber çalışıp kazançlarını aralarında bölüşecekler ve hatta birbirlerine mirasçı bile olacaklardı. Peygamber (a.s.) hiç vakit kaybetmeden 186 Muhacir aileyi aynı sayıdaki Medineli Ensar ailesiyle bütünleÅŸtirmiÅŸti.7 Bu aileler arasındaki yardımlaÅŸma ve cömertlik duygusu o denli ileri boyutta idi ki, bazıları bekar Muhacirlerin evlenebilmeleri için birkaç hanımından birini “manevî” kardeÅŸine vermeyi bile teklif edebilmiÅŸti.8 İnsanlık tarihinde benzeri görülmemiÅŸ böylesine önemli bir olay, ilk İslam Toplumunda gerçekleÅŸmiÅŸ olması itibariyle, İslam tarihinde sosyal adâletin tesisi ve Toplumsal dayanışmanın saÄŸlanması yolunda atılmış oldukça önemli bir adım olsa gerektir. Medine İslam Toplumunda bu yönde atılan bir diÄŸer adım da, “Medine Anayasası” olarak bilinen ve gerek Müslümanların gerekse Yahudilerin katılımının saÄŸlandığı tarihî sözleÅŸmedir. Bu SözleÅŸme’de adalet ve dayanışma ilkelerinin yansımalarını görmek mümkündür. SözleÅŸmenin 16. ve 17. maddelerinde deniliyor ki: “Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uÄŸramayacaklar, düşmanlarına yardım edilmeyecek ve böylelikle yardım ve eÅŸitliÄŸe hak kazanacaklardır.” “Müminler arasında barış da tekdir. Hiç bir mümin Allah yolunda savaşırken diÄŸer müminlerin dışında bir barış anlaÅŸması akdedemez; barış ancak topyekün ve adalet esasları üzere yapılacaktır.”9 Bu ifadelerden anlaşıldığına göre, Müslümanlar ve gayr-i müslimler birlikte bir Toplum oluÅŸturmuÅŸlar ve birbirlerine karşı yardımlaÅŸma ve dayanışma ile yükümlü kılınmışlardı. Aynı ÅŸekilde Hz. Peygamber (a.s.), gayr-i müslimlerle akdettiÄŸi bütün anlaÅŸmalarda da bu ilkeye sadakat gösterip adaletle hükmetmiÅŸ, haksızlık yapmamış, zulmetmemiÅŸ, haddi aÅŸmamış, gerektiÄŸinde onlarla yardımlaÅŸmış ve dayanışma içerisinde olmuÅŸtur.
Görüldüğü gibi, İslam medeniyeti, Toplumda adaletin, iyiliklerin ve güzelliklerin hakim kılınabilmesi için sadece Müslümanlar arasında deÄŸil, aynı zamanda herhangi bir inanç ayrımı yapmaksızın genel olarak insanlar arasında karşılıklı yardımlaÅŸma ve dayanışma ilkesinin gerekliliÄŸine vurgu yapmaktadır.10 Ancak özellikle Müslümanlar arasında gerçekleÅŸtirilmesi öngörülen bu ilke, esasen “kardeÅŸlik” anlayışının bir gereÄŸidir. Nasıl ki, aynı ana-babanın evladı olan kan kardeÅŸlerinin, ailenin güçlenmesi ve geleceÄŸe daha güvenle bakabilmeleri için birbirleriyle yardımlaÅŸmaları gerekiyorsa; aynı ÅŸekilde Kur’-an’ın birbirlerini kardeÅŸ olarak gördüğü11 müminlerin de gerektiÄŸinde yardımlaÅŸmaları ve dayanışmaları bir zorunluluktur. Bu yaklaşım tarzı, İslam‘ın öngördüğü dindarlık anlayışının bir gereÄŸidir. Dindar insan, hem bireysel mutluluÄŸu ve hem de Toplumsal adaletin saÄŸlanması için Allah‘ın kendisine verdiÄŸi imkanlardan, nimetlerden, kabiliyetinden, servetinden vs. baÅŸkalarını da faydalandıran, bunları baÅŸkalarıyla paylaÅŸan insandır. Bu maksatla yaptığı eylemler, bir anlamda onun dindarlık düzeyini göstermektedir. ÖZ: Bu makale, İslam kültürünün, insanlar arası iliÅŸkileri tanzim etmede “adâlet” ilkesine özel bir önem verdiÄŸi ve Toplumsal hayatta sosyal barışın saÄŸlanabilmesi için bu ilkesinin mutlaka hakim kılınması gerektiÄŸine vurgu yapmaktadır. Toplumda adâletin tesis edilebilmesi için de gücü, sermayeyi ve sosyal imkanları elinde bulunduran insanların, bunları özverili bir ÅŸekilde baÅŸkalarıyla “paylaÅŸmaları” bir zorunluluktur. Bu yaklaşım tarzı, İslam inancının öngördüğü dindarlık anlayışının bir gereÄŸidir.





